4
Rüzgâr serindi ama parlayan güneşin savaşından yorulurcasına yavaşlamıştı. "Ne garip?” dedim, “Neden yalan söylüyorum?”
- Biliyor musun, hiç beklemezdim senin böylesine açlığını hatırlayabileceğini veya hissedeceğini? Demek hakikat çıplak da olsa kalbe giden yol mutfaktan geçiyor. Şiirlerdeki gibi kalpten kalbe değil...
- Olur mu canım? Sen de uzun yoldan geldin. Acıkmışsındır...
Derin bir nefes aldım.
- Dur, sana doğruyu söylemeliyim. Yalan üzerine kuramayız bugünü. Benim gelelim on günü geçti. Sana haber vermeyişimin bir nedeni, diş tedavimi bitirip serbest olmak istedim. Diğeri de benim zamana alışma zorluğum. Buraya uçuş 14 saati geçiyor. Her zaman Avrupa’da bir hava alanında kalıyoruz. Sekiz saat uçtuktan sonra dört saat bekliyoruz, sonra tekrar dört saatlik bir uçuş… Bu nedenle sana bu tarihi verdim, dinlenmiş olarak görünmeliydim, sen başkente ayak bastığında. Gücenmedin ya?
Ses soluk çıkmadı senden. Belliydi, yorum yapıyordun. Nedense düşüncelerini dürüstçe paylaşmadın benimle.
Birden seni kaprisli buldum ve mideme bir bıçak saplandı: “Acaba anlaşabilecek miyiz?” bıçağı.
Durdun, dönüp bana baktın. Samimi olmayan bir şekilde konuştun.
- Ne önemi var? Şu anda beraberiz ya!
Sana inanmamıştım ama yan yana yürümeye başladık. Sokak ne kadar kalabalıktı öyle? Korna sesleri ve koşuşan insanlar, sokağı doldurmuştu…
- Nereye gitmek istersin?
- Sen çok acıkmışsın. Önümüze ilk gelen yere başımızı sokar, birer poğaçanın yanında, birer çay alırız. Biraz şiir, biraz bakış derken…
O anda gözlerimi gözlerine dikmiştim. Okumak istiyordum düşünceni. Hayret, o kadar uzak mesafeden seni ne kadar güzel okurdum? Şimdi böylesine yakınken, neden anlamıyordum gözlerinin ne dediğini? Belliydi bitiremediğim cümlenin sonunu sen de kuramıyordun ama son kelimelerim hoşuna gitmişti.
- Hiç değişmemişsin, eskisi gibi ataksın.
Dilimin sivriliğiyle cevap verdim:
- Söyleyene değil, söyletene bak.
“Ne tuhaf?” diyordum, “Hâlâ az konuşuyor… Belki kırk sekiz, belki yetmiş iki saatimiz var şurada. O hâlâ ne söyleyeceğini planlamada…” derken, elini hissediyorum elimde.
- Gel, burada bir şeyler atıştırabiliriz.
Rüzgâr serindi ama parlayan güneşin savaşından yorulurcasına yavaşlamıştı. "Ne garip?” dedim, “Neden yalan söylüyorum?”
- Biliyor musun, hiç beklemezdim senin böylesine açlığını hatırlayabileceğini veya hissedeceğini? Demek hakikat çıplak da olsa kalbe giden yol mutfaktan geçiyor. Şiirlerdeki gibi kalpten kalbe değil...
- Olur mu canım? Sen de uzun yoldan geldin. Acıkmışsındır...
Derin bir nefes aldım.
- Dur, sana doğruyu söylemeliyim. Yalan üzerine kuramayız bugünü. Benim gelelim on günü geçti. Sana haber vermeyişimin bir nedeni, diş tedavimi bitirip serbest olmak istedim. Diğeri de benim zamana alışma zorluğum. Buraya uçuş 14 saati geçiyor. Her zaman Avrupa’da bir hava alanında kalıyoruz. Sekiz saat uçtuktan sonra dört saat bekliyoruz, sonra tekrar dört saatlik bir uçuş… Bu nedenle sana bu tarihi verdim, dinlenmiş olarak görünmeliydim, sen başkente ayak bastığında. Gücenmedin ya?
Ses soluk çıkmadı senden. Belliydi, yorum yapıyordun. Nedense düşüncelerini dürüstçe paylaşmadın benimle.
Birden seni kaprisli buldum ve mideme bir bıçak saplandı: “Acaba anlaşabilecek miyiz?” bıçağı.
Durdun, dönüp bana baktın. Samimi olmayan bir şekilde konuştun.
- Ne önemi var? Şu anda beraberiz ya!
Sana inanmamıştım ama yan yana yürümeye başladık. Sokak ne kadar kalabalıktı öyle? Korna sesleri ve koşuşan insanlar, sokağı doldurmuştu…
- Nereye gitmek istersin?
- Sen çok acıkmışsın. Önümüze ilk gelen yere başımızı sokar, birer poğaçanın yanında, birer çay alırız. Biraz şiir, biraz bakış derken…
O anda gözlerimi gözlerine dikmiştim. Okumak istiyordum düşünceni. Hayret, o kadar uzak mesafeden seni ne kadar güzel okurdum? Şimdi böylesine yakınken, neden anlamıyordum gözlerinin ne dediğini? Belliydi bitiremediğim cümlenin sonunu sen de kuramıyordun ama son kelimelerim hoşuna gitmişti.
- Hiç değişmemişsin, eskisi gibi ataksın.
Dilimin sivriliğiyle cevap verdim:
- Söyleyene değil, söyletene bak.
“Ne tuhaf?” diyordum, “Hâlâ az konuşuyor… Belki kırk sekiz, belki yetmiş iki saatimiz var şurada. O hâlâ ne söyleyeceğini planlamada…” derken, elini hissediyorum elimde.
- Gel, burada bir şeyler atıştırabiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder