22 Haziran 2006

"ACABA ANLAŞABİLECEK MİYİZ?" BIÇAĞI

4
Rüzgâr serindi ama parlayan güneşin savaşından yorulurcasına yavaşlamıştı. "Ne garip?” dedim, “Neden yalan söylüyorum?”
- Biliyor musun, hiç beklemezdim senin böylesine açlığını hatırlayabileceğini veya hissedeceğini? Demek hakikat çıplak da olsa kalbe giden yol mutfaktan geçiyor. Şiirlerdeki gibi kalpten kalbe değil...
- Olur mu canım? Sen de uzun yoldan geldin. Acıkmışsındır...
Derin bir nefes aldım.
- Dur, sana doğruyu söylemeliyim. Yalan üzerine kuramayız bugünü. Benim gelelim on günü geçti. Sana haber vermeyişimin bir nedeni, diş tedavimi bitirip serbest olmak istedim. Diğeri de benim zamana alışma zorluğum. Buraya uçuş 14 saati geçiyor. Her zaman Avrupa’da bir hava alanında kalıyoruz. Sekiz saat uçtuktan sonra dört saat bekliyoruz, sonra tekrar dört saatlik bir uçuş… Bu nedenle sana bu tarihi verdim, dinlenmiş olarak görünmeliydim, sen başkente ayak bastığında. Gücenmedin ya?
Ses soluk çıkmadı senden. Belliydi, yorum yapıyordun. Nedense düşüncelerini dürüstçe paylaşmadın benimle.
Birden seni kaprisli buldum ve mideme bir bıçak saplandı: “Acaba anlaşabilecek miyiz?” bıçağı.
Durdun, dönüp bana baktın. Samimi olmayan bir şekilde konuştun.
- Ne önemi var? Şu anda beraberiz ya!
Sana inanmamıştım ama yan yana yürümeye başladık. Sokak ne kadar kalabalıktı öyle? Korna sesleri ve koşuşan insanlar, sokağı doldurmuştu…
- Nereye gitmek istersin?
- Sen çok acıkmışsın. Önümüze ilk gelen yere başımızı sokar, birer poğaçanın yanında, birer çay alırız. Biraz şiir, biraz bakış derken…
O anda gözlerimi gözlerine dikmiştim. Okumak istiyordum düşünceni. Hayret, o kadar uzak mesafeden seni ne kadar güzel okurdum? Şimdi böylesine yakınken, neden anlamıyordum gözlerinin ne dediğini? Belliydi bitiremediğim cümlenin sonunu sen de kuramıyordun ama son kelimelerim hoşuna gitmişti.
- Hiç değişmemişsin, eskisi gibi ataksın.
Dilimin sivriliğiyle cevap verdim:
- Söyleyene değil, söyletene bak.
“Ne tuhaf?” diyordum, “Hâlâ az konuşuyor… Belki kırk sekiz, belki yetmiş iki saatimiz var şurada. O hâlâ ne söyleyeceğini planlamada…” derken, elini hissediyorum elimde.
- Gel, burada bir şeyler atıştırabiliriz.

16 Haziran 2006

"PEKİ, ŞİMDİ NE OLACAK?"

1
Yüreğimde bin bir soru, bin bir düğüm… Beynim acabalar sağanağına yakalanmış, uyuşukluk içinde. Adımlarım sanki gideceği hedefi biliyor, beni sana götürüyor. Öylece bıraktım kendimi… Yürüyorum. Heyecanlıyım… Bir tanıdık çıkıp yolumu kesmesin diye, gözlerim yerde, sanki bir şey arar gibi yürüyorum. Kırk yıllık bir şarkı çınlıyor kulaklarımda: “Yeter ki gel bana senede bir gün.”
Kırk yıl öncesinin rüyâsını, kaldığı yerden yaşar gibiyim. Gözlerim gözlerine mıhlanmış sanki. Gözlerim, gözlerinin rengini biliyor. Asla yanılmam inancıyla kendime güveniyorum. O gözlere saatlerce bakmamış mıydım ben? Nakış nakış göz bebeklerime işlememiş miydim o gözleri, senin gözlerini?
Durup dururken bu sis de nerden çıktı şimdi? Gözlük camlarım buğulanıyor. Üstelik hava da soğuk. Yürüyorum!
Üşüyor muyum ne? Yoksa heyecan sellerinin baskınına mı uğradım? Aklımdan yüzlerce şiir gelip geçiyor. Hepsi de sanki heyecanımdan çatlayacak hale gelen kalbimi yatıştırmak için, bana yardımcı olmak istiyor. Yürüyorum!
Derdimle baş başayım. Önümden giden, yanımdan geçen bütün insanlar da havanın soğuk oluşunun farkında olduklarından olmalı, kendilerine yakıştırdıkları pardösülerini giymişler, sıkıca sarınmışlar. Ben de öyleyim… Soğuktan etkilenmemek için, üstelik kaşkolümü de sıkıca boynuma dolamışım.
“Bu soğukta…” diye geçiriyorum içimden, “Sanki buluşacak başka yer bulamadık? Oysa dün hava ne kadar güzeldi? Kasım günlerinin en güzellerinden birini yaşamıştık. Nerden çıktı bugün bu soğuk? Hangi akla uyduk da ille Kuğulu Park’ta buluşalım diye karar kestik? Al işte, bekle bekleyebileceksen…”
Etrafıma bakındım, herkesin düşündüklerimi anlamasından korkuyorum. Öte yandan kendimle çekişiyorum, sana da kızıyorum: “Ah, ömrüm! Koca Ankara’da yer kıtlığı vardı sanki… İster misin şimdi bir de yağmur yağsın?”
Sis bir alçalıyor, bir yükseliyor, ara sıra kapanıyor. Görüyorum, güneş yine kılavuzum. Zaman zaman huysuz sisi yırtıveriyor, sana giden yolu daha net görüyorum. Demek ki güneşim, burada da benimle…
Sana benzettiğim birini görüyorum, elindeki kitaba dalmış, öylece tek başına bir bankta oturuyor. Besbelli yüreğindeki dünyasına dalmış, hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Sadece okuyor, okuyor. Şüphesiz; bu, sensin.
Yanıldım mı, ne? Hayır, hayır! Sana benzettiğim bu insan, sen değilsin. Gözlerinde, renklerini çok iyi bildiğim gözlerinden eser yok. Senin bakışların sımsıcaktı… Fakat bu bakışlar öyle değil… Her halinden beni beklemediği belli. Beynimde şimşeklerin bini birden çakıyor. Üstesine bu sis de nerden çıktı şimdi yine? Gözlük camlarım terlemiş, buğulanmış, bankta oturanı seçemiyorum. Yalnız, elindeki kitap bana tanıdık geliyor. Benim son şiir kitabım. Fakat ya o gözler? O gözler, neden çok iyi bildiğim gözler değil? O gözler, niçin bana gülümsemiyor? O gözler, neden yepyeni günaydınları karşılamak istemiyor?
İçim buruk… Aradığını bulamamış olmanın huysuzluğunu yaşıyorum. “Nerde kaldı bu?” ağlamalarına başlayacak gibiyim. Demek ki sen, bir başka köşede, bir başka bankta oturmuş, beni bekliyordun. Ama nerde? Nerdesin?
Adımlarım yanılmış olmam nedeniyle isteksiz, yürüyorum. Asla ardıma dönüp bakmamalıyım, asla!
Demek ki yaşlanmışım…
Ya yüreğim? Yıllardır resmini duvarlarında saklayan yüreğime ne olmuştu? Nasıl aldanmış, birini sana benzetmemde bana arka çıkmıştı? Nasıl yanılmıştı böyle?
Gözlerim ıslanıyor mu, ne?
Bütün umutlarımı bağıra çağıra, gözyaşına dökmek istiyorum ama erkekliğimden utanıyorum.
Yürüyorum.
Aniden sis dağlıyor, güneş bütün çıplaklığıyla her tarafı kuşatıyor.
Kulaklarımda hasretini yaşadığım bir ses çınlıyor:
- Orhan!
Yoksa yanıldım mı ne?
Hayır, hayır!
Bu ses, senin sesindi. Kırk yıldır kulaklarımdan gitmeyen bu ses, senin sesindi.
Dönüp baktım, gözlerinin içi gülüyordu.
Hiç değişmemiştin. Balkondaki genç kızın görüp de görmezden geldiklerinden bir yenisini oynuyordun.
Belki de beni deniyordun. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı merak ediyordun…
Kırk yıllık özlem, beraberinde neler neler getirmişti? Ürkeklik, bunlardan en belirgin olanıydı. Ya yürekteki yangınlar? Ya dudaklardaki susuzluk?..
İlk aklıma geleni, gönlüme doğanı hemen uygulamalıydım. Önce gözlüğümü çekip aldım gözlerimden. Sonra gözlerine baktım, baktım. Gözlerimizin yangını değil miydik ikimiz de?
Aniden ayağa kalktın. Kollarımı boynuna dolamama ses çıkarmadın… Özlem ateşinden senin kolların da boynuma dolanmıştı. Göz gözeydik şimdi, göz göze… Dudak dudağa.
Sonra düğümlenen boğazlar. Sanki yağmur, gözlerimizden süzülüp düşecekti. Her ikimiz de göz yaşlarımızı gizlemek için zor tutuyorduk kendimizi. Kırk yıllık yangın, birdenbire söner miydi hiç?
Ayaktaydık!
Heyecandan taş kesilmiştik...

2
- Ruhum!
Donup kaldın öylesine. Neden bilmiyorum; ilk bakışta tanıyamayışına mı üzüldün yoksa heyecandan mı?.. Sonra bir iki adım atıp yaklaştın. Sanki ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordun. Yok karar veremiyordun belki de! Düşündüm; belki beni umduğun gibi bulamamıştın...
- Tanımayacağını tahmin etmiştim.
Bunu söylerken adım atmak istiyorum fakat ayaklarım felçli de kıpırdayamıyorum sanki. Acaba beynim, gururumu gene silah mı yaptı? İlk hareketin devamını, yine senden bekliyorum. Sen erkeksin tabii… Bizim kültürde bu, beynimize isletilmiş bir kere! Kalbim çarpıyor. Öyle duruyorsun korkarcasına, yaklaşmaktan, yanıma oturmaktan.
Birden ani bir karar almışçasına iki adım attın ve yaklaştın.
- “Nuran? Nasıl oldu da ilk bakışta tanımadım seni?” sözleri dökülüverdi dudaklarından.
"Elini uzatsa diyorum, elimi sıksa, kollarını boynuma yeniden dolasa, merhaba dese." Yok, sen hâlâ kararsızsın.
İş gene bana düştü.
- Merhaba! Nihayet buluştuk kırk yıl sonrası…
Dudaklarını kıpırdatıyor;
- Evet! diyorsun uzattığım elimi sıkarken...
Düşünceler yığılıyor anında beynime. Batı yakasında, ekranın ötesinde seninle yazışırken, beni böyle karşılayacağını hiç tahmin etmemiştim. Sanki bir hayâl kırıklığındasın; herhalde soğuktan yüzün kıpkırmızı!
- "Gel, otur!" dedim.
İşte o zaman bir titreme geçti içimden. Belki soğuktan, belki de sanki senin istediğin “ben” olmayışımdan…
- Üşüdün mü?
"Başka soracak bir şey bulamadın mı?" diye düşünürken;
- Yok heyecandan, deyip atıyorum.
Hemen tamamlıyorsun:
- Ben de öyle!
Sonra elimdeki kitabı tutuyorum.
- Seni okuyordum!
- Beğendin mi?
Soruna soruyla cevap veriyorum:
- Sen, beni beğendin mi?
Sesimin titrediğini fark ediyorum. Hoş bir şey değil sana hislerimi böylesine açık göstermem.
Birden nereden cesaret geldiyse gözlerini, yeniden gözlerime dikiyorsun:
- Ben seni hep beğendim.
- Ama artık ben bir hayâl değilim, önündeyim kırk yılın verdiği çizgilerle.
- Saçlarının rengi değişik, kilo almışsın, fakat nasıl oldu da gözlerini tanıyamadım?
- Sana gözlükle gelmek istemedim, olmadı… Lens var gözlerimde.
- Hiç değişmemişsin! Beni şaşırtmak için elinden geleni yapmışsın...
Tekrar titriyorum galiba soğuktan ya da bana bu kadar yakın oturmandan.
Ellerini trençkotumun yakasına dokundurup iki yanından tutarak, boynumu saracak şekilde dikçesine kaldırıyorsun.
- Sen üşüyorsun!
Nasıl üşürüm, nefesini yüzümde hissederken?
- Evet, biraz!
3
Heyecandan üşüyor. Aslında ben de öyleyim… Ne kadar kendimi tutsam da, kalbim kaynıyor, yerinde duramıyor. Dedim ya, ben de oldukça heyecanlıyım. Dile kolay, tamı tamına kırk yıl sonra, ilk defa görüyorduk birbirimizi. İlk defa bu kadar yakındık, yan yana, aynı bankta oturuyorduk. “Demek gözlerine lens takmış?.. Nedeni, gözyaşlarını bana göstermek istemeyişidir… Yok yok, mutlaka öyledir. Benim gözlerimdeki gözlük, acaba neyin nesi ki?”
Bir iki dakika geçti ya da geçmedi, biraz daha sokuldum ona. Başını omzuma yasladı. Kim bilir hangi hayâllerinin tufanındaydı? Neler düşünüyor, ne yapmak istiyordu? Ya ben ne düşünüyordum? Gönlümde at koşturan hayâllerden hangisine tutunmalıydım? Hangi umudumuzu gerçeğe dönüştürebilmenin yolunu bulmalıydım? Üstelik bu defa ben atak olmalı, ilk davranışları hep ondan beklememeliydim.
Omzum, özlediğimin sıcaklığıyla ısınır gibi oldu. İkimizdeki heyecan dalgası, az da olsa dindi.
Sordum:
- Peki, şimdi ne olacak? İlk düşündüğün nedir?
- Ya senin?
- Düşündüğüm yanımda, hem de rüyâ müyâ değil, gerçek.
- O kadar mı?
- Canım, ne sen, ne de ben; okyanus dalgaları gibi kabaran düşüncelerimizi, böyle ayaküstü, birbirimize anlatamayız ki…
- Peki. Ne yapalım?
Oldukça zor bir soru; “Ne yapalım?” Hem de tam kırk yıl sonra, birdenbire dilimizin ucundan dökülüveren çaresizliğimizin özeti.
Oldukça zor bir soru!
Hava ısınır gibi oldu. Güneş, zor zamanlarımızda bize kılavuz olan ikimizin güneşi, dal uçlarının arasından bize gülümsüyordu. O da mutluluğumuza katılmak için olmalı, ara sıra birdenbire yoğunlaşan sisi önüne kattı, aldı götürdü. Dal uçlarında şakıyan kuşlar, sevgiye tutsak gönüllerin hasretlerini dindirebilmek için olmalı, mutluluk şarkılarının birinden ötekine geçiyorlardı. Delişmen yüreğim sakindi. Yıllardır nakış nakış duvarlarına işlediği resmin gerçeğini, birdenbire karşısında görmek; sanki onu dirençsiz bırakmıştı. Hayır hayır; yüreğim ve ben, bu iki dost, şaşırmıştık işte.
Başın omzumda, saçlarını okşuyorum doya doya. Avuçlarım yanıyor.
Az ilerideki gölette, iki kuğu birbiriyle oynaşıyor, bize doğru yüzüyorlardı. Onlar da kim bilir hangi umutlarını yakalamak için, birlikte yola çıkmışlardı? Oynaştıkça çıkardıkları dalgalar, halka halka genişleyerek, yayılıyordu. Sanki bu sularda, birlikte yaşadıkları hayattan izler bırakmak istiyor gibiydiler. Kuğu çifti, arada bir suya dalıp çıkıyordu.
- Ne zaman geldin?
- Sabaha karşı hava limanındaydım.
- O saat yoldaydım ben. Henüz Ankara’ya girmemiştik daha. Uykusuzsundur…
- Hiç değişmemişsin ruhum, biliyor musun? Eskiden olduğu gibi, bütün sorularının karşılığını benden almak istiyorsun.
- Bu defa öyle değil canım. Sensiz geçen yıllarımda dillendim ben. Belki bağıra çağıra, ulu orta yüreğimdekileri kimseye anlatamadım ama hep kendi kendimle konuştum, hesaplaştım.
- Peki, kendini çözebildin mi?
- Öyle sanıyorum.
- Nasıl?
- Okuduğun kitabımda, senden başka birisi mi var?
- Yine sorular soruyorsun şairim… Ama bu defa ben, sorularını sürdürme fırsatını elinden almak için, senin soruna sığınıyorum: “Peki, şimdi ne olacak?”
Olacağı kestirmek, o kadar kolay mı sanki? En iyisi, hayır, aslında en kestirmesi; olacağı, oluruna bırakmak. Gerisi nasıl olsa kendiliğinden yürür gider.
- Ben fil gibi açım. Önce bir yerde kahvaltı edelim. Yanımda çökelek de var, biliyor musun?
- Gerçekten mi? Bu kadar olamaz…
Birdenbire ayaklanıverdik… Sırt çantalarımızı yüklendik, yürüdük. Kuğulu gölet, önümüzdeki yol boyunca uzanıyordu. Bütün suyu, yanı başında yükselen ağaçların yeşil gölgeleriyle boyanmıştı sanki. Ortadaki fıskiye, yükseldikçe bembeyaz köpükleriyle yeşile çizikler atıyor, yer yer masmavi izler açıyordu. Boy boy bütün ağaçlar, ikimizin de en çok sevdiği yeşili, yaprak yaprak yüklenmişlerdi sanki.
Yan yana ahşap köprüyü birlikte geçtik. İkimiz de konuşmakta yarışıyorduk. İkimiz de nelere, nelere susamıştık? Kulağıma şiirlerimi fısıldamaya başlamıştın bile.